Yalancı Altın
"Altın portföyün sigortası dediler, aldık"
Yıllarca altın fiyatının jeopolitik riskler, enflasyon kaygısı, faiz ortamı, fiziki talep ve merkez bankaları talebinin bir fonksiyonu olarak yön bulduğunu, riske karşı bir koruma aracı (hedge) olduğunu öğrendik, gördük, anlattık.
Geçmiş yıllar içinde ara ara bu faktörlerin “nakit ihtiyacı” karşısında pek bir şey ifade etmediğini, konu nakitte kalmak olunca altının da buna bir istisna teşkil etmediği dönemleri yaşadık. Ama bu dönemler çok uzun sürmedi, zira sonrasında yine yukarıdaki faktörler devreye girdi, altın buna göre yön buldu.
İran savaşı sırasında altın fiyatının gösterdiği rezil performans bu konuyu bir kez daha gündeme taşımış durumda. Bir önceki yazıda kısaca değinmiştim, ama geldiğimiz noktada altın biraz daha ayrıntılı bir analizi bence hak ediyor.
Aslına bakarsanız, İran savaşı boyunca yatırımcı açısından en rahatsız edici şeylerden biri, doğru düzgün bir “korunak” bulmanın tahmin edilenden zor olması. Evet, nakitte kalma güdüsü yine baskın, ama bu kez dolar bile sadece sınırlı bir güçlenme gösterebildi.
Altının bu kez neden bu kadar kötü bir korunma aracı olduğu biraz kafa karıştırıcı. Altın yıllardır türlü risklere karşı korunma aracı olarak görülür. Bu yüzden de diğer varlıklardan farklı davranan bir enstrümandır. Yani aslında altın bu kez de farklı davrandı ama beklenen yönde değil; çoğu varlıktan çok daha sert düşerek!
Savaşın ilk birkaç günü dışında altın neredeyse sadece düştü. Hatta bu süreçte “dokunan yanar” kategorisinde yer alan en zayıf varlıklardan biri oldu. Altın fiyatı, savaşın başlamasından bir gün önce olan 27 Şubat’tan bu yana yaklaşık %17 gerilemiş durumda. Bu esnada Borsa İstanbul %6, TL %1 gerilerken dolar endeksi kabaca %2, Bitcoin ise %7 değer kazandı.
Ezberlerin ciddi bozulduğu bir dönemdeyiz, burası açık. Jeopolitik riskten korunma aracı olması beklenen bir varlığın bu dönemde yatırımcısını böyle bir zarara sokması oldukça şaşırtıcı.
Peki ne oldu?
İlk kabul edilmesi gereken şey şu: altın ve genel olarak değerli metaller 2025’te zaten aşırı güçlü bir performans sergilemişti. Platin ve gümüş hâlâ geçen yıla göre yaklaşık iki kat seviyesinde, altın ise zirvelerden geri çekilmesine rağmen son bir yıla bakarsak hâlâ %50’ye yakın artıda.
Altın aslında savaş başlamadan önce, 29 Ocak’ta zirve yaptı. Yani fiyat zaten önden koşmuştu. Sonrasında düştü, toparladı, şimdi yeniden zorlanıyor. Böyle bakarsanız, altın bir süredir aslında tipik bir FOMO hikâyesi: “Fear of missing out”, benim “eller aya, ben yaya” diye çevirdiğim, klasik “herkes alıyorsa bir bildikleri vardır, alanlar kazandı, ben de alayım ben de kazanayım” psikolojisinin nefis bir yansıması yani. Altının rekor kırdığı günlerde Kapalıçarşı’da altın almak için birbiriyle yarışan insanları anımsayalım. Hatta bırakın o günleri, altının ons fiyatının 4400 dolara düşmesi sonrasında 23 Mart’ta Kapalıçarşı ve kuyumcuların durumunu anlatan şu haberi inceleyin.
Tabii bu işin bizim coğrafyadaki yansıması ama küresel ölçekte de benzer bir durum söz konusu. Ancak FOMO’nun gücünü ve tersine döndüğünde ne olduğunu hafife almamak lazım. Oynaklığın can yaktığı bir piyasada bir şey satmanız gerekiyorsa, en likit ve en çok kazandırmış pozisyonu satmak en kolay çözümdür. Altın bu günlerde tam olarak bu kategoriye giriyor.
İkinci önemli faktör tahvil faizleri. Altın ile reel faizler arasında teorik olarak güçlü bir ilişki var. Malumunuz altın durduğu yerde faiz getirmez (türev işleri yapıyorsanız olabilir ama o da bir yere kadar), hatta altının çoğu zaman görmezden gelinen bir de taşıma maliyeti vardır. Normal şartlar altında altını yastık altında saklamazsanız, bankada kasanız vardır, güvenli bir yerde tutarsınız, buna da para ödersiniz.
Daha kitabi taraftan devam edelim: Eğer ABD 10 yıllık tahvilinin enflasyon sonrası getirisi negatifse, taşıma maliyetini konuşmayız bile. Ama reel faiz pozitif hale geldiğinde altın tutmanın fırsat maliyeti ciddi şekilde artar. Şu anda ABD 10 yıllık tahvil faizi %4.4 civarı, ABD yıllık enflasyonu ise %2.4. Bakkal hesabı yaklaşık 2 puan reel faiz var; sizi enflasyona karşı koruyan bir faiz varken neden gidip sıfır faizli bir şeyi alasınız? Altın fiyatının bir sebepten yükseleceğine dair çok güçlü bir görüşünüz olması lazım ancak.
İşin bir de felsefi kısmı var ve konu bir kısım medyamızın çok sevdiği “doların tahtı sallanıyor” başlıkları ile de ilgili. Son yıllarda altını yukarı taşıyan en önemli yapısal değişim, ABD’ye duyulan güvenin azalmasıydı. ABD’nin rezerv para gücünü daha agresif şekilde kullanması, özellikle Rusya örneğinde olduğu gibi, alternatif arayışları tetikledi. Üzerine Trump’ın yeniden başa gelip tarifeleri dost ülkelere karşı bile agresif kullanması, bu eğilimi daha da güçlendirdi. Böyle bir ortamda “siyasi olarak nötr” bir rezerv aracı arayanlar için altın doğal bir seçenek haline geldi.
Bu, aralarında TCMB’nin de olduğu bazı merkez bankalarının uzunca bir süredir ciddi şekilde altın almasına yol açtı. Ancak burada ilginç bir nokta var. Dünya Altın Konseyi verilerine göre merkez bankaları bu yılın Ocak ayında net sadece 5 ton altın aldı. Oysa 2025 aylık alım ortalaması 27 tondu. Yani daha savaş başlamadan önce merkez bankaları alımları sert şekilde yavaşlatmaya başlamışlar.
Peki merkez bankaları bu görece düşük fiyattan aldıkları altını sattılar mı, ya da satıyorlar mı? Öncelikle merkez bankaları hedge fon değildir; “malları toplayıp yukarıdan tahtaya basmak” gibi kavramları bu konularda lütfen dillendirmeyelim. Merkez bankası rezervinin amacı kötü günlerde kullanmaktır, kâr etmek değil.
İşte bazı ülkeler için bu “o an” gelmiş olabilir. Nitekim Polonya merkez bankası altın satış ihtimalini gündeme getirdi. Türkiye tarafında da TL’yi desteklemek için altının swap yapılmak suretiyle USD borçlanılacağı, bunun da TL’yi savunmak için kullanılabileceğine dair Bloomberg’de bir haber çıktı (bana sorarsanız yorumum şu: 13 Mart itibarıyla TCMB’nin brüt rezervleri 190 milyar dolar, bunun 134 milyar doları altın. Swap hariç net rezerv 54 milyar dolar ve savaş öncesi 79 milyar dolardan gerilemiş durumda. Çıkışlar devam ediyor ama ilk haftadaki kadar hızlı değil, dolayısıyla acil yeni bir döviz kaynağı ihtiyacı da henüz yok).
Peki bütün bunlar kendi halinde bir yatırımcı açısından ne anlama geliyor?
Uzun vadeli hikâyeye baktığımda, temel dinamiklerin dramatik şekilde değiştiğini söylemek zor. Faizler yükselirse bunun nedeni büyük ölçüde enflasyonun yükselmesi olacak. Enerji kaynaklı, 1970’ler benzeri stagflasyon ortamı altın için kötü bir senaryo değil.
Aynı şekilde merkez bankalarının ABD riskine karşı hedge arayışından bir anda vazgeçeceğini düşünmek için de bir neden yok. Tam tersine, altın, diğer değerli madenler, ETF’ler, yürek yemiş merkez bankaları için hisse ve hatta kripto varlıklar bile bundan sonraki dönemde merkez bankaları bilançosunda yer bulmaya aday.
Sonuç olarak iş yine dönüp dolaşıp portföy dağılımına geliyor. Portföyünüzde yer alan bir enstrümanın uykunuzu kaçırmasını istemiyorsanız ağırlığını doğru ayarlamanız lazım. Benim görüşüm net: altına her zaman biraz yatırım yapmak gerek. Ama gözünüz sürekli altın fiyatındaysa, her düşüşte of çekiyorsanız sizin için ideal olan ağırlığın üzerinde altın taşıyorsunuz demektir.
O yüzden mesele sadece doğru enstrümanı seçmek değil, onunla ne kadar yaşayabildiğiniz. Bir İrlanda atasözünün dediği gibi: “Altın arayanda akıl, altın bulanda ise huzur olmazmış.” “Altın arayanda akıl, altın bulanda ise huzur olmazmış.” (He who seeks gold has no wit; he who finds it has no peace).
Neyse, önce bulalım da sonrasını düşünürüz.



Yine güzel bir yazınızı okumuş oldum. Özellikle altının belkide düşünmediğimiz taşıma maliyeti, kasa maliyeti gibi konulara bakmamızı sağlamanız ve tahvil faizi/altın üzerine yazdığınız bağlantı kafamda oturdu. Teşekkür ederim Tufan Bey. İyi akşamlar dilerim.